Free shipping on orders over 1,500 TL

Sisin Üzerinde İki Gün: Kaçkarlar

Macera Hikayeleri · · 4 min read · Moose Mood

Bulut denizinin üzerinde iki günlük bir sırt geçişi: on zirve hedefi, dönen hava, gece üçte başlayan günler ve ipin iki ucunda büyüyen güven. Uzun bir dostluk hikayesi.

Ekim sona ererken bulut denizinin üzerinde iki kişilik bir ekip, sırtındaki iplerle gün doğumunu bekliyorduk. Planımız netti: iki günlük rotada on zirve yapacak ve bunu tek bir sırt hattı üzerinden gerçekleştirecektik. Tabi söylemeye gerek yok, arazide planlar nadiren planlandığı gibi ilerler. Zaten bu yazıya konu alan hikayede bu planın bozulmasıyla başlıyor.

Aylardır konuştuğumuz bir rotaydı. Harita ve uygulama üzerinde parmakla takip ederken zararsız görünen o çizgi, gerçekte dört ayrı geçit, iki buzul artığı ve adını kimsenin koymadığı sayısız kule demekti, tabi yolun başında bunu kestirmenin zorluğunu tahmin edersiniz. Elbette daha zorlu rotalarımız olmuştu ama bu kadar uzun süre ikimizde başa çıkma iradesi göstermemiştik. Başlıyoruz.

Gece üçte başlayan gün

Yüksek kampta gün batımı
Yüksek kamp, 2.900 m — rüzgar duvarının arkasında günün son sıcak çayı.

Çalar saat 02.40'ı gösterdiğinde çadırın iç yüzeyi ince bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. Kahvaltı iki kaşık granola ve eriyen kar suyuyla yapılan bir kahveydi. Kimse konuşmadı; konuşacak bir şey yoktu. Kask, koşum, ip, üç karabina, bir avuç kuruyemiş... Her şey bir gece önceden hazırdı.

İlk ışıkla birlikte sırtın omzuna çıktığımızda, aşağıda vadi hâlâ uykudaydı. Yükseklere özgü o tuhaf sessizlik vardı: rüzgarın bile fısıltıya döndüğü, kendi nefesinizi bir başkasının nefesi gibi duyduğunuz saatler.

İlk üç kule beklediğimizden kolay geldi. Granit sağlamdı, hava açıktı ve ritim yani dağcılığın o az konuşulan hazzı kendiliğinden kurulmuştu. Birimiz ilerliyor, öteki emniyet alıyor; sonra roller sessizce değişerek sislerin, kayaların ve buzların üzerindeki yolculuğumuz her şeye rağmen devam ediyordu.

Aslında tırmanışta ip, iki insanı birbirine bağlamaktan ziyade iki insanın kararlarını birbirine bağlar, bunu bilirsiniz.

Aynı ipin iki ucu

Göl manzarasına karşı mola
Dördüncü kulenin omzunda kısa mola — aşağıda buzul gölü, ileride günün geri kalanı.

Yol arkadaşınızla aynı riski, aynı yorgunluğu ve aynı manzarayı paylaştığınızda kelimelere pek de gerek kalmaz aslında. Gördüğünüz manzara aynı olsa da dimağınızdaki  silüet her zaman aynı olmaz. İşte bunun iletişimi, dağların dili ile  sağlanabilir sadece. Güven, büyük jestlerle değil; binlerce küçük, doğru kararla örülür. Emniyet istasyonunu bir kez daha kontrol eden el, "yoruldun mu?" diye sormadan uzatılan matara, hız kesmeden değişen liderlik…

Dördüncü kulenin inişinde ilk kez durduk. Aşağıda, sabahın ilk saatlerinde gri görünen buzul gölü artık turkuaza dönmüştü. "Buraya kadar gelmişken" dedi Deniz, "acele etmeyi bırakabiliriz." Haklıydı. Rota bizden kaçmıyordu; biz rotadan kaçıyorduk.

O molada öğrendiğim şeyi hâlâ taşıyorum: dağda hız bir beceri, yavaşlamak ise bir karardır. Ve iyi bir yol arkadaşı, hangisinin ne zaman gerektiğini size sormadan bilir.

Sis geldiğinde

Altıncı kulenin başında hava döndü. Önce vadiden ince bir duman yükseldi; on dakika içinde görüş mesafesi on metreye düştü. Sis, dağların en dürüst sınavıdır: ne kadar hazırlıklı olduğunuzu değil, ne kadar sakin kalabildiğinizi ölçer.

Harita, pusula, sabır. Rotayı yeniden kurduk, iki kuleyi listeden sildik ve sırtın güvenli tarafından devam ettik. On zirve hedefi sekize inmişti ve — işin tuhafı — ikimiz de buna üzülmedik. Hedef dediğiniz şey, dağın size ödünç verdiği bir fikirdir; geri istediğinde tartışmazsınız.

Bulut denizi üzerinde gün doğumu
İkinci günün sabahı, 06.40 — bulut denizi vadiyi doldurduğunda sırt çizgisi bir adaya dönüşür.

Gece yarısına doğru sis çekildi ve yıldızlar, ancak şehirden aylarca uzak kalınca hatırlanan o yoğunlukla geri geldi. İkinci sabah, bulut denizinin üzerinde uyandık. Dünyanın geri kalanı beyaz bir okyanusun altındaydı ve biz, o okyanusun tek adasında kahve içiyorduk.

En iyi olmayı hedeflemiyorum. Benim için önemli olan deneyimin kendisi ve dağa aynı gözle bakabilmek.

Zirvede konuşulmayanlar

Son kuleye — sekizinci ve en yükseğine — öğlene doğru vardık. Zirve dediğiniz yer çoğu zaman bir masa büyüklüğündedir; iki kişi, bir ip ve termosun dibinde kalan son çay oraya tam sığar. Fotoğraf çektik, ama asıl kaydedilen şey karede değildi.

Zirvelerde konuşulmayan bir anlaşma vardır: aşağıda hayat neyse, yukarıda geçerliliğini yitirir. Unvanlar, takvimler, itirazlar... Hepsi bulutların altında bekler. Yukarıda yalnızca iki soru kalır: hava nasıl ve inişe ne kadar var?

Karlı zirveler
Sırtın son kulesinden kuzeye bakış — bir sonraki hikayenin çizgisi şimdiden belli.

Dönüş: en uzun kısa yol

İniş, dağcılığın küçümsenen yarısıdır. Bacaklar yorgun, dikkat dağınık, zihin çoktan vadidedir — kazaların çoğu bu yüzden inişte olur. Son iki saati neredeyse hiç konuşmadan, her adımı sayarak indik.

Vadiye vardığımızda bir çoban, sürüsünü toplamış dönüyordu. Bize baktı, sırtımızdaki iplere baktı ve tek cümle kurdu: "Yukarısı soğuktu, değil mi?" Sonra cevabı beklemeden yürüdü. Dağların çevresinde yaşayanlar bilir: yukarıya dair sorular gerçekte soru değildir; selamdır.

Dağlar taşınabilir değildir; ama dağlarda kurulan dostluklar ömür boyu sırt çantanızda kalır. İki gün, sekiz zirve, bir dostluk — plan bozuldu, hikaye güzelleşti.

MM

Moose Mood

Content editor. Writes on outdoor living and nature exploration.

Products Related to This Story

Products mentioned and recommended in this article.